3 Nisan 2016 Pazar

Heybeliada Büyükada'dan Daha Güzel

Blog açıp yaz(a)mamak zoruma gidiyordu, biraz hareketleneyim dedim.

Sevdicekle birlikte son ada gezimizi Ocak'ın sonunda, oldukça soğuk bir günde Büyükada'ya yapmıştık ve bu gezi bir süredir aklımızdaydı. Birkaç aydır, Canon AV-1 ve Lomo Fisheye makinalarımızla fotograflar çekiyoruz. Beyoğlu, Galata, Karaköy, Eminönü, Sirkeci, Beyazıt, Kadıköy derken son zamanlarda hep aynı şeyleri fotografladığımızı farkederek (benim vapur fotografları koleksiyonum var mesela, sevdicek de Galata Kulesi'ni çok seviyor) hem hava hem de mekan değişikliği babında Büyükada'yı seçmiştik. Fotografladığım Büyükada güzel bir yer, ancak fotograflamadığım Büyükada da bir daha gitmemi engelleyecek ölçüde itici. Bu yazıda neden Heybeliada'yı daha çok beğendiğimi anlatmak istediğimden çok uzatmadan kendisini kıyasladığım rakibinden bahsetmek istiyorum.



Büyükada, araçlardan arındırılmış olmasından dolayı şehir yaşamında boğulanlar için ciddi anlamda cazibe merkezi. İskelenin 50 metre çapındaki keşmekeş bölümden uzaklaştığınızda ciddi anlamda kafa dinleyebiliyor ve birbirinden güzel ahşap evleri fotograflayabiliyorsunuz. Ancak keşmekeş kısmı gerçekten çok can sıkıyor. Çarpık yapılaşma almış yürümüş durumda; iskeleye bakan tarafındaki otel ve restoran binaları adanın siluetini mahvediyorlar. Bunun yanı sıra, aşırı kalabalık bir çarşısı var ve bu kalabalık mini saat kuleli meydanından yukarılara kadar taşıyor. Ada resmen İstanbul'daki otellerde tatil (!) yapan Arap turistlerin günübirlik hizmetine sunulmuş durumda; esnaf Arap müşteriler dışındakilere suratsız ve kazıklamaya hazır.
İskele civarındaki yeme-içme alanları ayrı bir hikaye, hijyen bakımından pek umut vaadetmiyorlar ve içleri bol çocuklu ve gürültülü ailelerce işgal altında. Riske girmeyelim diyerek zincir olan Sultanahmet Köftecisi'ne gittiğimizde, bir masada üç Arap ve menüde yer almamasına rağmen ellerinde bira dolu bardaklar görüp şok olduk. (alkol ruhsatı??) Durumu garsona sorduğumuzda cevabımız bükülen bir boyun oldu. Anlayacağınız hizmette sınır yok. (alo maliye) İçkili balık restoranları iskelenin sağ tarafında yer alıyorlar ve fena görünmüyorlar, öğlen vakti zom olmamak için uzak durduk biz. :) Etrafta vızır vızır faytonlar dolanıyor, her yer at boku kokuyor.
Koskoca Büyükada'da bulabildiğimiz tek nezih yer, minik saat kulesinden yukarı doğru çıkarken sağ cenahta yer alan Kahve Dünyası oldu.
Hava şartlarından dolayı tepeye çıkamadık, ileride gidecek olursak tek motivasyonumuz bu olur gibimize geliyor. Gideceklere tek tavsiyem, iskeleden mümkün olduğunca uzaklaşmaları.

Dün gezdiğimiz Heybeliada, nüfus yoğunluğu adına Büyükada'dan hayli düşük. Arap turist yok. Sokakları çok daha sakin, evleri de en az Büyükada'dakiler kadar güzel. Burada çok daha az fayton var, iskele sırasınca daha çok et-balık restoranı var ve bunların tamamına yakını içkili mekanlar. Ilıman havalarda açıkhavada keyif yapmak için bire bir.

Heybeliada'ya gelmeden önce yaptığımız küçük bir internet araması sonucu aklımızda bir tek mekan vardı, o da Luz Kafe.

https://www.instagram.com/p/BDti4ixo3c7/?taken-by=banuhidirlar

Dışarda 4 tanecik masası olan, içi sizi gençliğinize, hatta çocukluğunuza götürecek eski eşyalar ve simgelerle bezeli ve oturma odası konseptinde olan bu şirin kafeye bayıldık. İçine kurutulmuş lavanta atılmış ev yapımı az şekerli limonatası da, bütün fındıklı browniesi de, damla sakızlı Türk kahvesi de muazzamdı. Yolumuz düşerse yine gideceğiz.


Evde hala jetonlarını sakladığım, çocukluğumun büyülü dünyası Fame City!

Yaşadığımız yerlerden uzaklara yola çıktığımızda aklımızda hem ilginç yerler görmek, hem de keyif yapmak ve karnımızı doyurmak için oturduğumuz yerlerde birazcık oraya özgü, fabrikasyondan uzak şeyler tatmak oluyor. Heybeliada'da bunu fazlasıyla bulduk ve çok hoşumuza gitti.

Mola sonrasında bolca fotograf çekme şansı bulduk. Bu adanın bir özelliği de, Deniz Lisesi'ni ve diğer askeriyeye ait alanları barındırması. Deniz Lisesi, biraz yukarısında oldukça kötü durumda ve çoğunlukla boş olan askeri lojmanlar, ve en tepede askeri gazino adanın iskelenin solunda kalan kısmını tamamen kaplıyor. Askeri tesislerin arkasında kalan güzel manzarayı fotograflamaya çalıştığınızda uzaktan düdükle uyarılıyorsunuz, ona göre. :)

Deniz Lisesi

Heybeliada sokaklarını bolca arşınladıktan sonra haliyle acıktık ve Büyükada'daki fiyasko ile karşılaşmamak adına düzgün bir lokanta aramaya koyulduk. Çok geçmeden, Çat Kapı adlı, ev yapımı köfte ve mantı yapan bir aile işletmesi bulduk, iyi ki de bulduk. Ayıptır söylemesi yediğimiz köfte de, pilav da, kızarmış patates de bize adadaki bir eve misafir olmuşuz hissi yaşattı. Burayı da listemize ekledik.

Akşama doğru hava iyice bozdu ve biz üşüdük. Dentur iskelesinin karşısındaki şirin bir kafede birer fincan çay içip ısındıktan sonra Büyükada'dan yola çıkacak vapurumuzu beklemeye başladık. Vapur geldi ama maalesef standart bir metrobüs gibi geldi; dop dolu! Haliyle Heybeliada'dan Kabataş'a kadar, vapurun durduğu Kınalıada ve Burgazada'dan aldığı yolcularla artan bir kalabalıkta ve ayakta yolculuk yapmak zorunda kaldık. Bu duruma düşmemek için en mantıklı yol, Dentur'un teknelerini kullanmak. Şehir Hatları vapurlarında kişi başı ücret 4.40 TL iken Dentur teknelerinde 6 TL ama hiç değilse rahat yolculuk şansınız var.

Böyleyken böyle. Keşmekeşe teslim olmamış olması ve otantik mekanlarıyla Heybeliada'yı daha çok sevdik biz. Havalar ısınınca rakı-balık için yeniden gitmek planlarımız arasında. :)

1 yorum:

  1. Efenim saygılarımı sunar, başlığa katıldığımı belirtmek isterim. :**

    YanıtlaSil