24 Mayıs 2016 Salı

Olan Biten

Son yazımı yayınladığım 19 Nisan'dan bu yana nasıl bir kafayı toparlayamamaysa artık, üstünden bir ay geçtikten sonra bu yazıyı ancak yazabiliyorum.

En son, yeni sahip olduğum 135mm'lik lensi deneyeceğimi yazmıştım; denedim. Bol bol denedim hem de. Keskinliği ve bokehleri beklentilerimi fazlasıyla aştı. Sevdicekle fotograf gezilerine çıkarken yanımdan ayıramadım.


Tam bu lensle fotograf çekmenin keyfine varmışken çok sürpriz bir biçimde Canon'un 50mm f/1.4 SSC lensine elimdeki 50mm'yi üstüne cüzi bir miktarla takaslayarak sahip oldum. Bu aralar gözdem oldu desem yeridir. Düşük ışık ve yakın çekim rahatlığı, 135mm lensimden dahi keskin fotograflarıyla hastasıyım.


Açıkçası 50mm ve diğer dar açılı lensler eski Zenit deneyimimden bu yana bende önyargı oluşturmuşlardı. Yakalamak istediğin kare için yerini değiştirmek zorunda olmak, yaklaşamamak, detayları yakalayamamak gibi nedenlerden ötürü ilk fırsatta bir 28-70mm lens almıştım. Ancak zamanla prime lenslerin keskinliği ve özellikle portre çekimlerini zevkli hale getirmeleri fikrimi değiştirmeme sebep oldu. Ayrıca yakın zamanda okuduğum bir fotografçılık kitabının da hakkını vermem gerek; hem ufkumu açtı, hem de doğru bildiğim yanlışlardan kemikleşmeden dönmemi sağladı.


Kitap, hem tanınmış fotografçılardan küçük ipuçlarıyla, hem de ünlü fotograflarda kullanılmış tekniklerden bahsetmesiyle amatör fotografçılığa gönül verenler için ideal bir başlangıç rehberi. Bunun bir de portre fotografçılığı için olanı var ancak sanırım henüz Türkçe'ye çevrilmedi, raflarda göremedim.

Filmlere gelince; sevdicekle bir süredir müthiş bir fiyat performans ürünü olan Fuji Superia filmleri kullanıyoruz. Maalesef, hem film aldığımız hem de tab ettirdiğimiz fotografçımız elindeki stokların tükendiğini söyledi ve yıkıldık. Elimizde halen 14-15er adet mevcut ancak yerlerini kolay kolay doldurabileceğimizi sanmıyorum. Arayışlardayız. :( 

Mayıs başında bir anlık hevesle, hazır filmim de yeni bitmişken bir tane Kodak Ektar alayım dedim. Superia filmlerden 7-8 kat pahalı olması haliyle kendisinden beklentimizi epey yükseltti. Sonuçları çok beğendim, güneşte parlayan renkleri, bilhassa kırmızı tonları birkaç kat daha parlatan, neredeyse grensiz bir film. Ancak pahalı ve Superia'dan vazgeçmemize sebep olacak kadar müthiş değil. İleride belki yine kullanırım. 


Nisan ayında İstanbul Film Festivali çok hoştu, bir sonraki hafta Resim Müzesi'ni ziyaret edip Ayvazovski'ye hayran kaldık. Mayıs ayının başında Tiyatro Festivali kapsamında Aslan Asker Şvayk'ı izledik ve çok beğendik, elimizdeki diğer iki oyun biletini ise daha cazip planlar sonucu yaktık. :) Mayıs ayı fotograf açısından oldukça verimli geçti. Yeşilköy, Çengelköy, Kandilli, Burunbahçe, Poyrazköy semtlerinde bolca vakit geçirip hem güzel havanın tadını çıkardık hem de bolca fotograf çektik. Güzel havaları çok özlemişiz. 

İnsanın sevdiğinin aynı zamanda en iyi arkadaşı haline gelmesi çok güzel şeymiş. Hayatımda ilk kez tattım bu hissi sayesinde. On aydır tanıdığım, dokuz aydır da sırılsıklam aşık olduğum kadının hayatımda kapladığı yer büyüdükçe içimi tarifsiz bir mutluluk kaplıyor. Yol arkadaşı, sır küpü, dert ortağı, ruh ikizi; O'ndan bahsederken birbirinden ayıramayacağım tanımlar bunlar. Bu gece bu yazıyı Kanlıca'daki geleneksel haftaiçi buluşmamızın üstünden iki saat sonra yazıyorsam, tamamen bana verdiği pozitif enerjiden. Biraz bundan bahsetmek istiyorum.

Her hafta, genellikle Çarşamba günleri Eminönü'ne gidiyorum. Beni Kanlıca'ya ulaştıracak iki vapurdan biri 17:50'de, diğeri 18:40'ta kalkıyor, artık hangisine yetişirsem. Erken gitmişsem, banyo ve baskı için önceden bıraktığım filmim de varsa Sirkeci'ye uğruyorum. Fotografçıdaki tonton amcayla hoşbeş edip fotografları alıyorum. (Bana şu koca şehirde ismimle hitab eden ve beni her daim güleryüzle karşılayan tek esnaf olduğundan kendisini çok seviyorum.) Bazen aynı gün içinde daha erken gidip önce filmleri bırakıyor, 1-2 saat boyunca kah Hayyam Çarşısı'nda, kah Doğubank'ta dolanıp, esnafı boş yere meşgul ediyorum. Canım dolanmak istemezse de ya bir kafede sıcak birşeyler içiyorum, ya da Sirkeci Garı'nın içindeki banklarda oturup kafa dinliyorum. 


Vapur saati geldiğinde asıl zevkli kısım başlıyor. Hava açık kısımda oturulamayacak kadar serinse içerde cam kenarında oturup çay eşliğinde yanımdaki KAFA dergisini okuyorum. KAFA dergisini sadece vapurda okumak bütün bu ritüelin bir parçası. O esnada serviste dönüş yolunda olan sevdiceğe dergiden hoşuma giden bölümlerin fotograflarını çekip yolluyorum. 
Hava güzelse açık kısımda oturuyorum ve güzel fotograflar yakalamaya çalışıyorum. İlk zamanlarımda vapurun Beşiktaş-Ortaköy-Arnavutköy-Bebek tarafında otururken, şimdilerde Anadolu Yakası'na bakan tarafa konuşlanıyorum. Huzur veren bu yolculuk yaklaşık 50 dakika sürüyor, sonra vapur Kanlıca'ya yanaşıyor ve kavuşuyoruz. 

Kanlıca, Mayıs 2016

Boğaz manzarasına acıbadem kurabiyesi ve çay eşlik ediyor. Yanımda getirdiğim fotografların kritiğini yapıp birbirimize çektiğimiz fotograflardan hediye ediyor, yine yanımda taşıdığım tabletle haftasonu için plan yapmaya koyuluyoruz. Zamanla oluşturduğumuz bu rutin git gide kemikleşiyor ve hatta kimi haftalar birden fazla kez tekrarlıyor, İstanbul'un ayrı yakalarında yaşamanın yarattığı hasreti bir nebze de olsa azaltıyor.

Uykum geliyor, deniz havası fazla iyi gelmiş sanırım. :)

1 yorum: